Bağımsız bir Kürdistan’ı neden destekliyoruz?

“Müslüman Kürtlerin Sesi” gibi bir isme sahip olmak -küçücük bir çalışmanın sahiplerine bile- büyük bir sorumluluk yüklüyor. İşin içine “Müslüman” yani İslam dinine mensup, Allah’tan korkarak O’na itaat eden kimselerin düşüncelerini yansıtmak girince, elbetteki yazıp, çizmek kolay olmuyor. Ancak Müslüman Kürtler de diğer Müslümanlar da, Kürtlerin düşüncelerinin ne olduğunu ve ne kadar meşru olduğunu görmek zorunda. İçinde yaşadığımız bölgede bu konuya karşı kör, sağır ve dilsiz olmak büyük bir yanlıştır. Bu sebeple Kürdistan’ın bağımsızlığı hakkındaki düşüncelerimizi paylaşmayı uygun gördük.

Bağımsız bir Kürdistan ne anlama geliyor?

Kürtler tarih boyunca zulme maruz kaldılar. Bu zulmü bertaraf etmek ve bir devlet kurmak için çabalayan Kürt liderleri, tarihi araştırmalarda anladığımız kadarıyla, İslam ile müşerref olduktan sonra şeri devlet kurmuş veya bunu amaçlamışlardır. Ancak genellikle Kürt devletlerinin veya emirliklerinin ömrü kısa olduğu için Kürtler mağdur olmuşlardır. Bu mağduriyeti giderme çabaları, tıpkı tarihteki diğer Müslüman veya kafir halklarda olduğu gibi, devlet olma şeklinde yani kendi bağımsız sınırlarına sahip olma girişimleriyle gerçekleşmiştir.

Devlet olmak nedir?

En basit tanımıyla devlet, “toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal örgütlü bir ulusun ya da uluslar topluluğunun oluşturduğu tüzel varlıktır.” Devletin vatandaşlarına karşı temel görevleri; adaleti sağlamak, güvenliği sağlamak, sağlık, eğitim ve fikir özgürlüğünü vs. sağlamaktır. Kürtler için devlet olmak, Kürtler için de adaletin tecelli etmesini, güven içinde yaşamasını ve eğitiminin sağlanmasını ifade eder. Bunlar Kürtlerin mahrum kaldığı önemli temel haklardır. Bağımsız Kürdistan’ın devlet şeklinin -teoride- nasıl olacağını Mesud Barzani’den öğrenelim:

“Kuracağımız devlet kesinlikle kavmi (milli) bir devlet olmamalı. Kürdistan Devleti, Kürt, Arap, Türkmen, Asuri, Keldani, Süryani, Ermeni… içindir. Hakikaten örnek olmalı. Bağdat ve diğer ülkelerin sistemlerine yaptığımız eleştirileri biz tekrar edemeyiz. Herkesin ortak olduğu bir devlet olmalı, kendi devleti, kendi yuvaları, kendi mülkü olarak görmeliler. Benim fikirime göre, en iyisi parlamenter, demokratik bir cumhuriyet sistemi olmasıdır. Tabi benim şahsi fikrimdirhukukçular, yasa uzmanları daha iyi bilir. Her vilayetin kendi meclisi ve yerel hükumeti olmalıdır, kendi kendini idare etmelidir. Erbil başkent olarak dış siyaset, ordu gibi konularla ilgilenecektir. Süleymaniye, Duhok, Kerkük, Halepçe ve diğer vilayetler kendi kendilerini yönetecektir. Onlar nasıl istiyorlarsa kendilerini öyle yönetecekler. Ekonomik ve diğer sistemler sıfırdan kurulmalıdır. Kalkıp var olan tecrübeleri tekrar etmenin bir manası yok. Bazı konularda iyi tecrübelerimiz oldu bazı konularda da kötü oldu. Önümüzde yepyeni bir hamle var. Dini temsilcilerealimlere geçen gün de söyledim şimdi size de söylüyorum; Halkı çok sıkmayın; Bir referandum olacak, halk kendi özgür iradesiyle kararını versin. Eğer büyük bir başarı elde edersek yılların hayali gerçekleşecek. Yok eğer sorun çıkarsa bedeli neyse ödemeye hazırım.” 

ZerNews’un ifade ettiğine göre IKBY’deki pratik durum şu şekilde:

“Hali hazırda Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde 5 resmi dil var, vilayet sistemi güçlü olup, vilayet meclislerinin güçlü yetkileri var. Seçim barajı sıfırAzınlıklar, çıkarı için sadece kendi partilerine oy verebilirler: Bu da mecliste temsil edilebilmeleri için. Yetersiz oy almaları durumunda kota var, yani yine de 5’er parlamenter meclise sokabiliyorlar. Diyanet İşleri‘nde 8 ayrı dinin, 8 ayrı temsilcisi var. Her millet kendi anadilinde eğitim alırken, her dini kesim okullarda kendi dininde Din Dersi alıyor. Petrol, Doğalgaz v.b. ulusal konularda her partiden eşit temsilcinin bulunduğu yüksek konsey var. Tüm kararları beraber verirler.”

Bu bize Kürdistan’ın bir ulus devleti olmaktan ziyade çok uluslu bir devlet olacağını ve bölgemizde yaşayan tüm halkların; din, dil, düşünce ve ırklarının yasalarla güvence altında olacağını gösteriyor. Orta Doğu coğrafyasında buna benzer bir devlet mevcut değil. Medine vesikasına bakarsak, Kürdistan’ın -şu anki liderleriyle İslam Devleti olmaktan uzak olması bir kenara-, teoride, adalete zemin hazırlayan bir devlet olma olasılığı var. “Allah kafir de olsa adil devlete yardım eder, Mü’min’de olsa zalim devlete yardım etmez.” (İbn Teymiyye)

Bağımsız Kürdistan fikrine neden destek verdiğimizi üç ana başlık altında toplamak mümkün:

  1. Coğrafyamızdaki sorunlar
  2. Kürtlerin mazlumiyeti
  3. Hilafetin eksikliği

Coğrafyamızdaki sorunlar – İçinde yaşadığımız coğrafyanın aslı İslami olmasına rağmen, Batı’nın egemenliğini garanti etmek adına, zalim yöneticilere sahip. Batı, Orta Doğu’da egemenliğini sürdürebilmek için otokrat liderleri, diktatörleri kullanıyor. Baas Partisinin Saddam (Halepçe) ve Esed’i (Kürtlere kimlik dahi verilmiyor) yine Baas’ın İbadi’si, mücrim İran’ın zalim politikası ve Türkiye’nin asimilasyon ve inkar politikaları; Kürtleri, dilinden Allah lafzı eksilmeyen zalimlerin, zulmüne maruz bırakmakta. Ulus devletin vatandaşları, milli unsurlarla heyecanlandırılır ve diğer halklarla olan dostluk-düşmanlıklarını ideoloji (din) veya komşuluk esası değil milli çıkarlar belirler. Kürtler Orta Doğu’da geniş bir coğrafyaya sahip bir halk olarak ulus devletlerin vatandaşları için bir “tehdit” sayılmakta. Kürtleri kendi kültürlerinin hegemonyasına mahkum ederek, zalim yöneticilerin yanı sıra halklarda Kürtlere zulmetmekte. Bir Kürt “nerelisin” sorusuna cevap verdiğinde “umarım HDP’li veya PKK’li hainlerden değilsindir?!” veya “üzülme yavrum, Kürtler de insan” gibi cevaplarla karşılaşmak zorunda. Bu cevaplarla karşılaşmasa şaşar. Ta ki diğer bir kesimin Kürdün Kürtlüğünü öğrendikten sonra “abi” misali kendisine alttan alttan “nasihatlerde” bulunmasına kadar. Allah Rasulü’nün (sav) ve dört halifenin hilafeti dönemlerinde bir ulusun diğer uluslara “efendilik” taslaması söz konusu değildi. Hz. Osman (ra) hilafeti döneminde Hz. Ebu Bekir (ra) ve Hz. Ömer ‘in (ra) akrabalarına tutumunu eleştirmiş ve “Allah rızası için sila-i rahimi sıkı tutacağım” demişti. Beni Ümeyye kabilesinin “Tuleka” zümresine geniş alan ve yetkiler tahsis edilerek, Arapların henüz tümüyle kurtulamadıkları kavmiyetçilik hastalığı halka yeniden musallat olmuştu. Yüksek mevkilerde olan akrabalar diğer kabileler veya ırklardan olan insanlara karşı üstünlük taslıyor, onları aşağılıyor ve günah işleyerek topluma zulmediyorlardı. Beni Ümeyye’nin iktidarında en yüksek raddeye varan ırkçılık Arap olmayanların bu devletin yıkılmasını ve Abbasi Devletinin kurulmasını desteklemesini sağlamıştı. Bu dönemde Acemlerin cenazesi bir Arapın cenazesi olana kadar bekletilir, yıkanmazdı. Acem bir imamın bir yere tayini mümkün değildi. Ve tayin edilecek olursa dahi Acemliğini gizlemek durumunda kalırdı. (Hilafet ve Saltanat, Ebu’l A’la el-Mevdudi) Irkçılık ilk İslam Devletlerini yıktı ve halklar arasına düşmanlık ekti. Ve günümüzde Kürtler, ırkçılık hastalığına müptela olanların zulmüne uğramaktalar. Bu halkların ve onların liderlerinin zulmüne boyun eğmek Müslümanın görevi değildir. Ve Kürtünde böyle bir sorumluluğu yoktur. Çünkü zulme boyun eğmemekte bi nevi bir ibadettir. “Ancak inanan ve salih amelde bulu­nanlar, Allah’ı her zaman zikredenler ve zulme uğradıkları zaman öçlerini alanlar böyle değildir. O zalimler yakında hangi sarsılış ile sarsılacaklarını bileceklerdir.” (26/227)

Kürtlerin mazlumiyeti –  Bölündükleri beş parçada zulme uğrayan Kürtlerin sorunu İslam’ın sorunudur. Zira Müslüman halklar arasında yaşayan bir halk olarak Kürtler, zulme uğruyorlar ve İslam’ı, kendi ırkçılıklarına, kılıf olarak kullananlar Kürt’ün bu zulme boyun eğmesini bekliyorlar. Üstelik nefsi için Allah’ın dini olan İslam’ı kılıf olarak kullanan, ona iftira etmiş olur. İslam’a iftira, Allah’a iftiradır. “Kim bundan sonra Allah’a karşı yalan uydurursa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran/94) 

Bazen İsrail’in Filistin’e, bazen Amerika’nın Irak’ın geneline, bazen de Budistlerin Arakan’lılara uyguladığı zulmü sessizce yaşayan bu halk, göçlere mecbur edildi. Batı’ya göç eden Kürtler, eğitimli ve bilinçli kimseler olarak kendi halkı olan Kürtler ve kendi memleketi olan Kürdistan’ın özgürlüğü için mücadeleye giriştiler. Doğru veya yanlış (bakış açısı ve hayat tarzına göre değişir) metotlarla bu halka uygulanan zulmü bertaraf etmeye çalışıyorlar. Bu mücadele esnasında yine Müslüman kardeşleri tarafından “hain” veya “kafir” olarak niteleniyorlar. İlk anayasa sayılan Medine Vesikasında günümüzde Yahudiler hakkında, “Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muarız olanlarla yardımlaşmaksızın yardım ve muzaheretimize hak kazanacaklardır.” denmiştir. Oysa bölgedeki Müslüman halklar “Yahudi uşakları” veya “ikinci İsrail” olarak yaftaladıkları Kürtlere, -Müslüman olmalarına rağmen- Allah Rasulü’nün (sav) İslam Anayasasında Yahudilere verdiği haklar kadar hak veremiyorlar.

Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: “Ey Rabbimiz! bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” (Maide/75)

Bir insan İslami hassasiyeti sebebiyle Kürtlerin özgür olmasına, kurtuluş mücadelesi vermesine karşı çıkamaz. Zira İslam dininde zulüm çok büyük bir günahtır ve zalimin de, ona göz yumanın da helak olmasına vesile olur. RasulAllah (sav) şöyle buyurdu: “İnsanlar kötülüğü görür de onu değiştirmezlerse, neredeyse Yüce Allah bu yüzden azabı onlara umumi kılar (bütün insanları azaba uğratması pek yakındır).” (Hz. Ebu Bekir’den rivayetle)

Açıkça belirtelim: Kürdistan’a karşı çıkarken, Türkiye’yi kabul etmek veya Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını yeğlemek asla saf İslami hassasiyet ile şekillenmiş bir duruş değildir. Adil bir duruşta değildir. Zira Türkiye bir İslam Devleti değildir, Türkiye adil bir devlet değildir. İbn Teymiyye (rh) “el-Hisbe” isimli eserinde adalet hakkında şöyle söylüyor: “…adalet her şeyin esasıdır. Dünya işi (devlet) adaletle yürütüldüğünde -her ne kadar sahibinin ahirette nasibi yoksa da (kafir dahi olsa)- ayakta durur, ama adaletle yürütülmezse -ahirette kendisine yetecek imanı bulunsa bile (Müslüman dahi olsa)- ayakta duramaz.”

Hilafetin eksikliği – Çağımıza baktığımızda bütün bir Müslüman milletini kapsayan bir İslam Devletinin olmadığını görürüz. Tüm Müslümanların sorunu için çözüm üreten, tüm mazlumları İslami kalkan ile koruyan ve kalkındıran hiçbir Müslüman devlet veya yapı yok. Üstelik “İslami” kimliğe sahip otokrat liderler, güçlerine güç katmak için Müslümanlara karşı kafirlerle işbirliği yapıyor. Müslüman halklar mazlumlar arasında ayrım yapıyor ve medya ulusal çıkarlara hizmet ettiği kadar mazlumların hikayelerini dünyaya taşıyorlar. Mazlum, mağduriyetlerinin giderilmesi için ya kafirlere başvurmak zorunda kalıyor ya da mağduriyetlerinin ne zaman zalimin işine yarayacağı günü bekliyor. İslami bir alternatif arayışı içinde olsak dahi, şu an Kürtlerin mağduriyetini giderebilecek değiliz. Bu nedenle Kürtlerin mağduriyetini gidermek için en gerçekçi yol bağımsız bir Kürdistan’ın olmasıdır. Böylece Kürt halkı Orta Doğu’daki zulme “müsait” bir halk olmaktan çıkacak. Seküler yasalarla dahi olsa, hukuki koruma altında olacak. Nasıl ki, Müslüman veya kafir bir Türk veya Arap herhangi bir kaza veya belada kendi devleti tarafından korunuyorsa, Kürt’te korunacak. Belkide bir daha bir Roboski, Halepçe veya Dersim yaşanmayacak. Medine vesikasında* kabilelerin ve hatta Yahudilerin can, mal ve din hürriyetlerinin 47 maddede teker teker sıralandığını görüyoruz. Hepsinin kendisine has bir maddesi mevcuttu ve kendi dil, din ve ırklarını güvence altına alıyordu.

Bu nedenler ekseninde biz Kürtlerin bağımsız bir devlete sahip olmaları fikrini destekliyoruz. Doğrusu biz Bağımsız bir Kürdistan’ın halkımız ve bölge halkları için hayırlı olmasını temenni ediyoruz ve bu yüzden halkımız adına sevindik. Bundan sonraki aşamada -önce kendimizi olmak üzere- halkımızı milliyetçilikten, ırkçılıktan ve haksızlıktan alıkoymaya çalışacak ve adaleti, iyiliği tavsiye edeceğiz. Nitekim İbn Mes’ud’a (ra), “Yaşayan ölü kimdir?” diye sorulunca, “İyiliği bilmeyen ve kötülükten alıkoymayandır” cevabını vermiştir. (Müslim İman: 231)

Rabbimizden Kürdistan’ın adil bir devlet olmasını, Rabbimizin bize gelecekte bir İslam Devleti kurmayı nasip eylemesini diliyor ve sözlerimizi Allah’a hamd etmekle sonlandırıyoruz.

Dengê Kurdê Misliman


*MEDİNE VESİKASI

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1) Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli mü’minler ve Müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

2) İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (câmi’a) teşkil ederler.

3) Kureyş’den olan Muhâcirler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler ve onlar harp esirlerinin fidyei necâtını mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

4) Benû ‘Avf’lar kendi aralarında âdet olduğu vechile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir ve (Müslümanların teşkil ettiği) her zümre (tâife), harp esirlerinin fidyei necâtını mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

5) Benû Hârisler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasında iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

6) Benû Sâide’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

7) Benû Cuşem’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

8) Benû’n-Neccâr’lar kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

9) Benû ‘Amr İbn ‘Avf’lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

10) Benû’n-Nebît’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir.

11) Benû’l-Evs’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidyei necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye iştirak edeceklerdir…

12) Mü’minler kendi aralarında ağır malî mes’uliyetler altında bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, fidyei necât veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve mâkul bilinen esaslara göre vereceklerdir.

12/B) Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlâsına (kendisi ile akdî kardeşlik râbıtası kurulmuş kimse) mümâna’at edemez (Diğer bir okunuşa göre: Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlâsı ile, onun aleyhine olmak üzere bir anlaşma yapamayacaktır.)

13) Takvâ sahibi mü’minler, kendi aralarında mütecâvize ve haksız bir fiil îkaını tasarlayan yahut bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da mü’minler arasında bir karışıklık çıkarma kasdını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

14) Hiçbir mü’min bir kâfir için, bir mü’mini öldüremez ve bir mü’min aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.

15) Allah’ın zimmeti (himâye ve temînatı) bir tekdir;(müminlerin en ehemmiyetsizlerinden birinin tanıdığı himâye) onların hepsi için hüküm ifade eder. Zîra mü’minler, diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlâsı (kardeşi) durumundadırlar.

16) Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muârız olanlarla yardımlaşılmaksızın, yardım ve müzâheretimize hak kazanacaklardır.

17) Sulh, mü’minler arasında bir tekdir. Hiçbir mü’min Allah yolunda girişilen bir harpde, diğer mü’minleri hâriç tutarak, bir sulh anlaşması akdedemez; bu sulh, ancak onlar (mü’minler) arasında umumiyyet ve adâlet esasları üzere yapılacaktır.

18) Bizimle beraber harbe iştirak eden bütün (askerî) birlikler, birbirleriyle münâvebe edeceklerdir.

19) Mü’minler, birbirlerinin Allah yolunda (uğrunda) akan kanlarının intikamını alacaklardır.

20) Takvâ sahibi mü’minler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.

20/B) Hiçbir müşrik, bir Kureyşlinin mal ve canını himâyesi altına alamaz ve hiçbir mü’mine bu hususta engel olamaz (yani Kureyşliye hücûm etmesine mani olamaz).

21) Herhangi bir kimsenin, bir mü’minin ölümüne sebep olduğu katî delillerle sâbit olur da maktûlün velîsi (hakkını müdafaa eden) rızâ göstermezse, kısas hükümlerine tabî olur; bu halde bütün mü‘minler ona karşı olurlar. Ancak bunlara, sadece (bu kaidenin) tatbiki için hareket etmek helâl (doğru) olur.

22) Bu sahîfe (yazı)nın muhteviyatını kabul eden, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanan bir mü’minin bir kaatile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helâl (doğru) değildir; ona yardım eden veya sığınacak bir yer gösteren Kıyâmet Günü Allah’ın lânet ve gazabına uğrayacaktır ki o zaman artık kendisinden ne bir para tediyesi ve ne de bir tavîz alınacaktır.

23) Üzerinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah’a ve Muhammed (sav)’e götürülecektir.

24) Yahudiler, mü’minler gibi, muharebe devam ettiği müddetçe (kendi harp) masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler.

25) Benû ‘Avf Yahudileri, mü’minlerle birlikte [İbn Hişâm’da bu, “ma’a” (= ile) olarak, Ebû Ubeyd’de ise “min” (= den) olarak zikredilir] bir ümmet (: câmi’a) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, mü’minlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek mevlâları ve gerekse bizzat kendileri dahildirler.

25/B) Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm îkâ eder, o sadece kendine ve âile efradına zarar (vermiş) olacaktır.

26) Benû’n-Neccâr Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

27) Benû’l-Hâris Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

28) Benû Sâ’ide Yahudileri de Benû ‘avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır.

29) Benû Cuşem Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

30) Benû’l-Evs Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır.

31) Benû Sa’lebe Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. Yalnız kim ki haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm îka eder, o sadece kendini ve aile efradını zarardîde etmiş olacaktır.

32) Cefne (âilesi) Sa’lebenin bir kolu (batn) dur; bu bakımdan Sa’lebe’ler gibi mülâhaza olunacaklardır.

33) Benû’ş-Şuteybe de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır.

34) Sa’lebe’nin mevlâları, bizzat Sa’lebeler gibi mülâhaza olunacaklardır.

35) Yahudilere sığınmış olan kimseler (Bitâne), bizzat Yahudiler gibi mülâhaza olunacaklardır.

36) Bunlardan (Yahudiler) hiçbir kimse (Müslümanlarla birlikte bir askerî sefere), Muhammed’in müsaadesi olmadan çıkamayacaktır.

36/B) Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilemeyecektir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve âile efradını mes’ûliyet altına sokar; aksi halde haksızlık olacaktır (yani bu kaideye riâyet etmeyen bir kimse haksız vaziyette olacaktır). Allah bu yazıya en iyi riâyet edenlerle beraberdir.

37) (Bir harp vukuunda) Yahudilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Muhakkak ki bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Onlar arasında hayırhahlık ve iyi davranış bulunacaktır. (Kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmayacaktır.

37/B) Hiçbir kimse müttefikine karşı bir cürüm îka edemez: Muhakkak ki zulmedilene yardım edilecektir.

38) Yahudiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri müddetçe masrafda bulunacaklardır.

39) Bu sahîfenin (yazının) gösterdiği kimse lehine Yesrib vâdisi dahili (cevf), harâm (mukaddes) bir yerdir.

40) Himâye altındaki kimse (cârr), bizzat himaye eden kimse gibidir; ne zulmedilir ve ne de (kendisi) cürüm îka edecektir.

41) Himâye verme hakkına sahip kimselerin izni müstesnâ, bir himâye hakkı verilemez.

42) Bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimseler arasında zuhurundan korkulan bütün öldürme yahut münâzaa vak’alarının Allah’a ve Resûlullah Muhammed’e götürülmeleri gerekir. Allah bu sahîfeye (yazıya) en kuvvetli ve en iyi riâyet edenlerle beraberdir.

43) Ne Kureyşliler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, himâye altına alınmayacaklardır.

44) Onlar (= Müslümanlar ve Yahudiler) arasında, Yesrib’e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır.

45) Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlar tarafından) bir sulh akdetmeye veya bir sulh akdine iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet onlar (Yahudiler), (Müslümanlara) aynı şeyleri teklif edecek olurlarsa, mü’minlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır; din mevzuunda girişilen harp vak’aları müstesnâdır.

45/B) Her bir zümre, kendilerine ait mıntıkadan (gerek müdafaa ve gerekse sâir ihtiyaçlar hususunda) mes’uldür.

46) Bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar, aynı şekilde Evs Yahudilerine, yani onların mevlâlarına ve bizzat kendi şahıslarına, bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimseler tarafından sıkı ve tam bir muhafazakârlık ile tatbik olunur. (Kaidelere) muhakkak riâyet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır. Ve haksız şekilde kazanç temin edenler, sadece kendi nefsine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahîfede (yazıda) gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riâyet edenlerle beraberdir.

47) Bu kitap (yazı), bir haksız fiil îka eden veya cürüm işleyen (ile cezâ) arasına engel olarak giremez. Kim ki bir harbe çıkar, emniyette olur veya kim ki Medine’de kalırsa yine emniyet içindedir; haksız bir fiil ve cürüm îkaı halleri müstesnâdır. Allah ve Resûlullah Muhammed himayelerini, (bu sahîfeyi) tam bir sadakat ve dikkat içinde muhafaza eden kimseler üzerinde tutacaklardır.*

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s